Pazartesi, Ocak 10, 2011

Porn Project

Epeydir yoktum. Bilgi Üniversitesi'ndeki skandal şaşırttı mı? Hayır. Skandal porno tezinde değil, bunu yadırgayıp öğretim üyelerinin işine son verilmesinde.
İleri demokrasi değil mi? Evet öyle: Dizilere ayar ver, heykellere ucube de. Spor takımlarının adını değiştir. Katilleri bırak.
Aziz Nesin'i hatırlıyorum ben bu durumlarda.

Perşembe, Mart 25, 2010

Ekonomi yazarları borsa oynar mı?

Aradan altı ay geçtikten sonra merhaba...
Bu öykü Star gazetesi ekonomi müdürü Oğuz Karamuk'un haber ve yazıları ile başladı. Karamuk'un şu yazısıyla bugün yaygın bir tartışma konusu olan mevzu açıldı. Tartışma şurada odaklanıyor: Ekonomi haberi ya da yorumu yapan gazeteciler ve yazarlar bir yandan da portföy yönetmemeliler. Bunu yapanlar var. Karamuk'un söylediği bu.

Ekonomi basınını biraz bilenler, portföy yöneten kişileri de bilebilir.

Bu konuda ilke belirleyen kurumlar var. Bunların başında da Doğan Grubu geliyor. Ekonomi ve finans haberi yapanlara hisse senedi alıp satmak yasaklanmış.

Benim tanıdım bir yazar var. Bu yazar, günlük bir gazetemizde yazılar yazıyor. Bu görevi yaparken de, bundan bir-iki yıl önce aynı zamanda bir yatırım şirketinin profesyonel yöneticisi idi. SPK bu yazar hakkında, o aracı kurumda çalıştığı (ve de yazı yazdığı) dönemde manipülasyon yaptığı gerekçesi ile savcılığa suç duyurusunda bulundu. Bundan sonra o kişi görevinden ayrıldı. Ama yazı yazmaya devam ediyor hala. İşte bu kişinin yüklü bir portföy yönettiği kulislerde konuşuluyor.

Şimdi gazetlerde ve medya sitelerine bakıyorum, "kim bunlar? açıklansın" diye haykıranlar var.

Yahu herkes herkesi biliyor, veriler ortada.

Canım memleketim benim....

Pazar, Eylül 06, 2009

'Trafikte dikkat 10 bin hayat' ve sorular...


Kasksız biçimde motorsikletli trafik polisinin arkasında seyahat ederek İstanbul Atatürk Havalimanı'na gelen kişi Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün oğlu. Muhtemelen 18 yaş altı. Yani reşit değil. Yani sorumluluğu ailesinde. Yani suç işlese anne ve babasına soracaklar.
Oysa babasının, yani 'eşitler arasında birinci' olan Cumhurbaşkanı Gül'ün seçildiğinde ilk yaptığı iş, sosyal proje olan 'Trafikte dikkat, 10 bin hayat' sloganlı kampanyaya destek vermek, TV ve gazete ilanlarına çıkmak olmuştu.
Bakalım şimdi nasıl 'inandırıcı' olacak?
Ne diyecek? Ben en azından özür dilemesi gerektiğini düşünüyorum.
İkincisi de, İstanbul Emniyet Müdürü bu polis memuru hakkında işlem yapacak mı?
Trafik polisine trafik cezası kesilecek mi?
Trafik polisine talimat veren kimselere birşey sorulacak mı? En azından 'çocuğun babası' olarak Abdullah Gül birilerine soracak mı? Kim bindirdi bu çocuğu oraya diye...
Bunlar normal olan ülkelerde anormal olan hareketlerdir.
Bakalım biz normal bir ülke miyiz? Göreceğpiz bakalım...

Cuma, Eylül 04, 2009

Alın verin, ekonomiye can verin!

Reklam Konseyi ekonomik daralmaya karşı küçük de olsa bir kampanya yürütüyor. İşe yarayacak demek zor. Ancak bunun olumsuz psikolojiye karşı yararı olduğu söylenebilir.
Bir reklam kampanyası bu, izlemişsinizdir. Ya da gazete ilanlarını görmüşsünüzdür.
Deniz Gökçe, Yaman Törüner, Akın Öngör ve Meliha Okur oynuyor.
Yaman Törüner'in oynadığı bölümde; bir kadın kucağında kız çocuğuyla oyuncakçıya geliyor. Yaman Törüner oyuncakçı rolünde. Kadın ya da çocuk birşey demeden "güzel kız, tatlı kız bak sana bu oyuncağı veriyorum al bakalım" diyerek bir gemi veriyor. Kadın parayı uzatıyor oyuncakçı Törüner de parayı tezgah altına atıyor. Kadın çıkıp gidiyor. Fiş falan verilmiyor!
Sonra oyuncakçı "alın verin, ekonomiye can verin" diye konuşuyor.
Deniz Gökçe, bu kampanyayı eleştiren Mehmet Y. Yılmaz'a şu yazıyla bindirdi. Ardından ise Mehmet Y. Yılmaz şu yazıyla yanıt verdi. Tartışmaya Yılmaz Özdil de katıldı.
Söylenenlerden biri: Oyuncakçı fiş vermiyor!
Bir diğeri ise: Kız çocuğuna oyuncak bebek varken gemi veren oyuncakçı olur mu?
Haksız sayılmazlar!

Borsa tahmin tüyosu!

İlkokul öğrencileri, profesyonel olmayan amatör yatırımcılar, hatta 'anneanneleriniz' nezdinde prestij kazanmak istiyorsanız dikkat;
İMKB'nin nasıl seyredeceğine ilişkin günlük tahmin yapmak istiyorsanız, bunun basit ve yaklaşık olarak tutturabilme yöntemini söyleyelim.
Sabah internetten ABD'de New York borsasının nasıl kapandığını kontrol edin. Bir de kapanmak üzere olan Tokyo ve Şanghay borsalarının seyrine bakın. Örneğin eğer yüzde 1.5 düşüş varsa "İMKB 1000 puan düşer" diye yorumda bulunun.
Bunu da sabah erken saatlerinde söyleyin!
Eğer yerel unsurlarda kayda değer bir gelişme yoksa göreceksiniz çok fazla yanılma payınız olmayacak, müthiş hava atacaksınız!
Çünkü dünya borsaları, finansal piyasalar öyle bir entegrasyon içine girdi ki, gündelik hareketlerde tahmin şaşması pek olanaklı değil artık.
Eğer bunu sizden bir başkası daha yapıyorsa hemen kovalayın gitsin!

Çarşamba, Ağustos 26, 2009

Faydalı bir eser

Ülkelerin kişibaşı ulusal gelirini merak ediyorsanız, zaman zaman gerekiyorsa, pratik bir tablo: Bir click yeter!

http://snippets.com/what-is-the-gdp-per-capita-for-every-country.htm

Kaynağı ise CIA.

Salı, Ağustos 25, 2009

Şimdi reklamlar!

Bir arkadaşım yolladı. Romen ekonomi gazetesinin TV reklamı. Şaşırtıcı, ezber bozucu, merak uyandırıcı...

İzleyin...



video

Çarşamba, Ağustos 05, 2009

Ekonomi 101: Arz ve talep

Hayır kaçmayın hemen. Konuya popüler bir giriş yapacağım birazdan.
Şu ve bu satırları okurken aklıma geldi. Yazar diyor ki "Divan Palmira'da bir bira 35 TL. Şaka gibi."
Ben de diyorum ki; gitmezsen sorun olmaz. Gitmek zorunda mısınız? Hastane, nüfus idaresi gibi kamu alanı değil. Gitmezsiniz olur biter.
Ama "Ben gitmek istiyorum, ama bu parayı da vermek istemiyorum" diyemezsiniz. Bu fiyatlama, yazıda gayet güzel biçimde 'resmedilen', orayı 'in' hale getiren kalabalıklar yüzünden oluşuyor. Özetle; ekonomideki arz ve talep dengesinin talep lehine bozulması söz konusu.
Ayrıca, "Ben burada birayı 5 TL'ye içmek istiyorum, ama burayı istila eden kalabalık biranın 35 TL olmasına yol açıyor" demeye kalkışmanız da, çok tuhaf olurdu. Herkes kendi çapında seçkindir, öyle değil mi?!
Bu yazıları okuyunca, "ben neden bundan şikayetçi değilim?" diye kendime sordum.
Dert edinmiyorum, çünkü 'Orada olmak' gibi bir derdim yok. 'Orada olmazsam, toplumdan dışlanırım' diye derdim de yok. 'Görmek ya da görülmek' gibi kaygılar olmadan, sessiz sakin bir tatil yapabileceğim, kaliteli mutfak ürünü yemekler yiyerek iyi şarapları tüketeceğim, ama yer rantını ve talep primini görece çok düşük ödeyeceğim binlerce yer sayabiliyorum.
Bu primi ödemek ağır geliyorsa oraya gitmezsiniz. Bizatihi sizin bu davranışınız fiyatı düşürür.
Yazarak da başkalarının talebini düşürür müsünüz bilemem? Ama biraz da katkısı olur herhalde!

Tarihe kayıt

Baştan söyleyelim: Bu bir yatırım önerisi ya da tavsiyesi değildir.

Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de borsa endeksi 'hiçbirşey olmamış piyasası' seviyesine ulaştı: Kabaca 44.700 seviyesindeyiz.
Tahminimiz, bu seviyenin orta vadede 'zirve' olduğudur.
Bekleyelim ve de görelim.

Pazartesi, Ağustos 03, 2009

Kötü yönetim örneği: İKSV, BKM ve Biletix

Leonard Cohen birkaç gün sonra (5 ve 6'sı) İstanbul'da konser verecek. Bilet fiyatları çok pahalı.
işte şöyle:
1. Kategori: 275,00 TL
2. Kategori: 220,00 TL
3. Kategori: 192,50 TL
4. Kategori: 165,00 TL
5. Kategori: 102,00 TL - TÜKENDİ

Şimdi diyelim ki; bu fiyatlara karşın hala konsere gitme niyetinizi koruyorsunuz. Neye bakardınız? Tabii ki "bu 1. kategori, 2. kategori de neyin nesi, konumu nasılmış?" diyeceksiniz. Çünkü bu tarifeye göre kendi kaynağınızı "cost-benefit" terazisine koyacaksınız. Karar vereceksiniz. "Değer" ya da "değmez" diyeceksiniz. Kendi yargınıza göre "değen" bir yerden bilet alacaksınız.
Ancak bu konum bilgisine (kroki), oturma planına hiçbir şekilde ulaşmanız mümkün değil. Tam bir ticari aymazlık örneği var. Oturma planı var ama orada 'kategori 1,2,3,4' neresidir gösterilmemiş.

Pazar, Ağustos 02, 2009

İşte şimdi 'boyutu' önemli!



Ed Stein'ın muhteşem karikatürlerinden biri.

"Tüneldeki ışığı arayanlara ve de günün anlamına uygun: Hoş.

Tamam hızlanıyoruz!


Tamam itiraf etmeliyim ki, blogu biraz bahar filizlerine teslim ettim. Tamamdır, hızlanıyor ve yeni sayfalar açıyorum.

Hemen şu 'krizden çıkıyor muyuz?' geyiği ile başlayalım.

Düştüğümüz 'çukurdan' çıkıyoruz; Doğru. Ama krizden çıktığımız anlamına gelmiyor. Sorun ABD'den başladı. Ama bitmedi. ABD'deki büyümenin mimarı, Amerikan hane halkı halkı tasarruf etmeye başladı ve devam ediyor. Böyle giderse uzun bir süre 'sıfır ila yüzde 1' gibi bir aralıkta seyrederler. Bu da küresel olarak büyüme eğilimini yükseltmez.

Sürünerek büyüme dönemi başlamıştır.

İşte Newsweek dergisi de 'günün anlam ve önemine' güzel bir katkı yaparak, pek de hoş bir kapak yaratmış: "Resesyon sona erdi!" balonu ve altındaki çuvaldız (*canlanmanın bekası için iyi şanslar) yazıyor!


Çarşamba, Temmuz 29, 2009

Bu nasıl hesap?

Malum ödemeler dengesi hesaplarında kaynağını bilemediğimiz bir 18.3 milyar dolarlık net hata ve noksan var. Kimi, böyle bir farklılığın kriz dönemlerinde ortaya çıkabileceğini düşünüyor, kimi araştırılması gerektiğini, kimi ise 'Irak'tan girdi, İran'dan girdi' gibi palavralar atıyor.
Son dönemde özellikle basın bu konuya sardırdı.
İşte son örneği de, ekonomi konusunda her zaman sınıfta kalan Kanal D'nin yaptığı habere bakın...
Komplo teorisi meraklıları zevkle izleyebilir. Anca bu teorileri kapıdan içeri sokmayanlara söylenecek olan şu; gelin hesap yapalım, olur mu, olmaz mı?
1 Ton altın kabaca 30.5 milyon dolar. 20 Ton eşittir 611 milyon dolar. Oldu mu şimdi? Olmadı tabii ki. Çünkü sen ne diyorsun haberde? 7.5 milyar dolar nakit, 20 ton altın. Ne için söylüyorsun bunu? 18.5 milyar dolar için!

Salı, Temmuz 28, 2009

Kasabamıza hoş geldiniz, sefalar getirdiniz!

Yok yok yanlış anlamayınız; Avusturya'da bir kasaba burası. Bu da, kasabanın çıkışındaki levha. Konu ise kasabanın isminin İngilizcedeki '**ki*me' anlamına gelmesi. Kasabalı bu addan da, bu adın getirdiğinden de 'illalah' demiş.
Kasaba çıkışındaki bu levha önüne gelen bazı tipler, ya sevişiyorlar, ya da çıplak poz veriyorlarmış. Adın 'Fucking' olursa, başına da bu gelir ne yapalım...

Kasabalılar da, bu girişimlerin önünü kesmek için kamera koymuşlar...İşe yarar mı sizce?
Hikayenin aslını okumak isterseniz burada.
Madem uzunca arayı geyikle açtık, devam edelim. (Söz veriyorum, sonraki bloglarda devamı gelmeyecek!)
Bu hikayeyi okurken, benim aklıma eskilerden bir fıkra aklıma geldi;
Bir Türk çift ABD'ye gidiyorlar. Orada gittikleri kentte ev tutmak için emlakçı arıyorlar. Neyse ev bulunuyor, emlakçı ile eve bakmaya gidiyorlar.
Evde mutfağa bakarlarken, kelimeleri uzata uzata konuşan kadın, eşine "Bu mutfak çok u-fak, tut-sak mı tutma-sak mı?" demiş...Kocasının henüz birşey demesine fırsat kalmadan emlakçı atlamış; "No fucking and sucking in the kitchen"!

Perşembe, Haziran 25, 2009

Vatandaş ne ister?

İşler eskisi gibi değil. Mektup yazmak falan kalmadı artık. Tüm iletişim kanalları açık. İsteyen Başbakana mesajını iletebiliyor. Bakın Konya'dan Başbakan'a mesaj yollayanlar ne istemişler?
-Köy ve yayla yollarımızı yaptırın.
-Sokak lambalarımız yanmıyor
-Başbakanımıza mektup verdim okudu mu? neden cevap vermiyor?
-Uyuşturucu kullanıyorum madde bağımlısıyım beni kurtarın.
-TOKİ kura çekiminde hile yapılıyor.
-Cep telefonuma çok reklam geliyor rahatsız ediyor önlem alın.
-Piyasada porno Cd'leri satılıyor toplatın.
-İl Sosyal İşler müdürlüğü bakım ücretimi kesti tekrar bağlatın.
-İnternet kafeleri kapatın çocuklarımızın ahlakını bozuyor.
-Havaalanlarındaki otoparklar çok para alıyorlar.
-Dedemin mezarını devlet olarak yaptırın.

Kredi kartının neredeyse devletin sağladığı sosyal dayanışma kartına dönüştüğü bir ülkede, yukarıdaki istekler 'oldu canım, hemen' dedirtiyor doğrusu...

Pazar, Haziran 21, 2009

İşyerinde dedikoduya fren nasıl yaptırılır?


"Ağzınızdan “başkasının iş yapışı ve davranışları” konusunda çıkan her cümleden sonra karşılıklı yüzleşeceğinizi bilirseniz, 'gerçeği, sadece gerçeği' söylemeyi öğreniverirsiniz."

Uğur Özmen, iş ve yönetim konularını ele aldığı eğlenceli blogunda, "dedikodu yerine sadece iş geliştirmeye yönelik enerji sarfiyatı nasıl yaratılır?" sorusunu yanıtlıyor.

Salı, Haziran 16, 2009

Mahalle bakkalları neden kazıkçıdır?

Ekonomiturk'de Barış'ın bu sorusuna aşağıdaki yanıtı bıraktım:

Mahalle bakkalları neden kazıkçıdır?
Kazıkçıdır; çünkü, veresiye satar. Yani çoğunlukla nakit ödeme karşılığı değil, kredili satış. Bir nevi açık kredi hesabına borç kaydı yapar.Bakkallar müşterilerini tanır.Bu bir nevi tefeci kredi borçlusu ilişkisidir. Alacağını tahsil edememe riski de yüksektir.Bu nedenle, bu risk primini sattığı malın fiyatına yedirir. Böylece risk primini ya da 'kazığı' herkese paylaştırır!Durum budur!

Cumartesi, Mayıs 16, 2009

Bu nedir sizce? (Zihinsel karantina)


Bir hastane bahçesi burası. Hastanedesiniz, bahçede üç sıralı sandalye ile karşılaşıyorsunuz. Nasıl bir anlam yüklemelisiniz? Ne yapmalısınız?
Durun fazla zorlamayın kendinizi, zira akıl yürütülen bir ülkede yaşamıyorsunuz. Akıl yürütenlerin de mantıklı bir sonuca ulaşması olanaklı değil zaten. Sondan başlayarak söyleyelim.
Olay İstanbul'da geçiyor...
Burası Haseki Hastanesi'nin bahçesi.
Domuz gribi şüphesi ile havaalanında karantinaya alınan ABD'li kişi bu hastanede gözlem altında tutuluyor. (Bu hastane daha önceden bu vakaların karantina merkezi olarak seçilmişti)
Bu üçlü sandalye de, diyor ki;'burası karantina alanı, girmeyin'...
Hala anlamadınız mı?
Benim merak ettiğim şey; en küçük kasabalarda bile 'mahallemize katkısından dolayı, belediye başkanımız bilmem kim beye çok teşekkür ederiz' pankartları astırma becerisi göstererek milletvekili, hatta bakan olan politikacıların olduğu bir ülkede "BURASI KARANTİNA ALANIDIR- GİRİLMEZ" diye bir pankart akla gelmiyor mu?
Acaba bu sandalyeleri koyan zihniyet, başkalarını da 'büyükbaş' olarak mı görüyor?
PISA testi diyorum, başka birşey daha demiyorum.
Not: PISA testinin 'köylü kurnazlığı', 'kasaba uyanıklığı' gibi 'yetenekleri ölçmediğini kuvvetle vurgulamak isteriz!
Not2: Bazılarımız bu haberi 'yurdum insanı hahaha' diye de okuyabilir, bunu da 'şapşallığa övgü' olarak görüp ses çıkarmayız!
Haber ve foto Kaynağı: Hürriyet

Pazar, Mayıs 03, 2009

Yenisinin yenisi

Bir toplum bu kadar mı cahil ve beleşçi olur?
'Rüzgar' devam ediyor...işte bakın buradan 'yakın'...!

Cuma, Mayıs 01, 2009

İşte bir yenisi...

Haber şöyle:
Adana'da TC kimlik numarasının son rakamı 4 olanlara ''Anneler Günü'' hediyesi olarak bir banka tarafından 400 TL verileceği söylentisi üzerine bazı kadınlar banka şubelerine gitti.

Çarşamba, Nisan 22, 2009

Toplum ne ise aynası da o..."Aman vatandaş haşlanmasın"!

Zaman zaman tartışma olur; "Efendim bu milletvekilleri şöyle, böyle olur mu?" gibi birçok konuda şikayet ederiz. Örneğin bir yasa görüşmesinin en geceyarısına denk gelen bölümünde araya milletvekillerine kıyak maaş içeren bir teklif yapılır. Ertesi gün bir kıyamet kopar. "Vekile var, aslına yok" gibi klişe başlıklar gazetelerde...
Aslında bunu şöyle okumak gerekiyor: Asıl neyse vekili de o!
Öyle ya Meclis'e gönderdiğimiz vekillerimiz toplumu temsil etmiyor mu? Toplum neyse onlar da o. Uzaydan gelmiyorlar.
İşte şu ve bu haberleri toplumun aynası olarak görürüm ve hiç mi hiç şaşmam.
Bu haberlerden birinde en güzeli de şu:
Kütahya Simav'da 17 Şubat günü bir deprem oluyor. Daha sonra, ara ara artçıları oluyor. Bunlardan biri de, dün olunca şöyle bir 'geyik' hızla yayılıyor. Geyiğin şahı aslında bu!
Düşünün siz Ahmet Mete Işıkara'nın, dün saat 19.02'de 3.2 büyüklüğünde deprem olunca hemen Simav’da tanıdığı birkaç kişiyi aradığını ve...
“Bu gece Simav’da 7 büyüklüğünde deprem bekliyorum. Vatandaşları uyarın. Evlerini terk etsinler. Bunun yanında Eynal Kaplıcaları İşletmesi'ni de aradım. Sıcak suların vanalarını açmalarını istedim. Yoksa Simavlı bu gece saat 22.00- 23.00 saatleri arasında meydana gelecek 7 büyüklüğündeki büyük depremle yerle bir olacak. Vatandaş kaynar sularda haşlanacak” dediğine kayıtsız şartsız inanıp ortalığı birbirine katıyor, paniğin şahını yaratıyorsunuz!
Yani bir bilim adamının hem depremin olacağını bilip, ilk aklına gelen yerin "aman vatandaş haşlanmasın" diyerek Eynal Kaplıcası olacağını, bunu da tanıdığı birkaç kişiyi arayarak yapmasını düşünmenin nasıl bir beynin ürünü olabileceğini anlamaya çalışıyorum...Yok yok bu cehalet sandığımdan daha kötü bu ülkede...Daha doğrusu yoksulluk mu demeliyim?

Perşembe, Nisan 16, 2009

Salih Neftçi'ye Saygı...

Salih Neftçi ekonomi dünyamıza yaklaşık 1994 gibi girdi. Anımsadığım kadarıyla, Çiller'in beyin takımı arasındaydı. Ama akıllı biri olarak Çiller'den hemen uzaklaşmayı bildi. Belki de Çiller, O'nun akıllı biri olduğunu düşünüp devre dışı bırakmış olmalı. Neyse, işte bu 'devre dışı' kalma olayı, Neftçi'yi Hürriyet gazetesinde köşe yazarı yaptı.
Uzun bir süre Hürriyet'te yazılar yazdı. O dönemde Deniz Gökçe tarafından kötümserlikle suçlanarak eleştirildi. Gökçe, Neftçi'ye ilişkin yazılarında onu hep 'Ziftçi' diye niteledi.
Aslında, Neftçi; hep dış dünyada olan biteni, havayı, atmosferi aktarıyordu.
Yazıları kesilene kadar, hep dış dünyadaki nabzı vermesi açısından önemli buldum ve yazılarını o gözle izledim.
Çok çalışkan biri olduğunu duydum. Bir gün Cenevre'de, bir gün Şanghay'da, diğer gün ise New York'ta olup; ders verip, konferans verip, bir yandan da Türkiye'deki gazete, dergi ve websitelerine yazılar yazıyordu.
Yazılarındaki görüşlere katılalım, katılmayalım: Türk ekonomi tarihine iz bıraktı.
Ruhuna huzur diliyorum...

Pazar, Nisan 05, 2009

Onsuz yaşayamayacağınız on yiyecek?


Şurada okuyunca esinlendim: Onsuz yaşayamayacağınız on yiyecek ne olurdu?

Ben sayayım, siz de kendi listenizi kendiniz yaparsınız.

1. Ekmek

2. Makarna

3. Zeytinyağı

4. Yoğurt

5. Peynir

6. Kahve

7. Biber

8. Domates

9. Üzüm: Şarap, rakı, sirke, pekmez

10. Sarmısak

Cuma, Nisan 03, 2009

Köşe dönmeyi bekleyen cehalet!

Haber7'de yer alan haber şöyle başlıyor:
Konya Televizyon ve Radyo Tamircileri Odası Başkanı Kadir Erölmez, sanal alemde ‘1950- 1965 yılları arasında Almanya'da üretilen televizyonların içerisinde çok değerli kırmızı civa var ve yüksek fiyatlara satılıyor’ iddialarının dolaştığını belirterek, bunu duyan insanların televizyon tamircilerine akın ettiğini söyledi. Erölmez, “İddialara asılsız” dedi.

İnternet geyiği şöyleymiş:

“Zengin Oldunuz! Elinizde 1950 - 1965 yılları arasında Almanya’da üretilmiş eski siyah beyaz grundig televizyonlardan ya da aynı yıllarda üretilmiş eski ev eşyalarından varsa zengin olabilirsiniz! Bu televizyonların ve eski eşyaların içerisinde bulunan kırmızı civa cep telefonu sinyallerini kesiyor. İnsan sağlığı için büyük önem taşıyor. Pek çok insanının o yıllarda Almanya’ya gidip geldiğini biliyoruz. Elinizde bu tür televizyon ve eski eşya varsa bize ulaşın. Fiyatları 35 bin TL’den başlaryarak 100 bin TL’ye kadar çıkıyor.”

Yoksulluk mu? Cehalet mi? 'Uyanıklık' mı? Köşe dönmecilik mi? Zavallılık mı?
Ne dersiniz?

Tatsız konular!

Ekonomik büyüme verileri geçtiğimiz gün açıklandı: 2008'in son çeyreğinde yüzde 6.2 küçüldük.
Buraya yazıyorum, 2009'un ilk çeyreğinde de yüzde 6.5 küçülme kuvvetle muhtemel.
Son altı ayda sadece seçim nedeniyle realiteden uzak bir bütçe olan ülke de bu derece ekonomik küçülme olan ülkemizdir.
Başbakanımız ise şu havada, 'yaz geliyor, turizmle birlikte toparlanırız' !
Bu kadar gerçeklikten uzak, bu kadar hayal dünyasında yaşamak mümkün mü? Evet öyle görünüyor maalesef...
Anımsatıyorum tekrar: PISA testinde 30 ülke içinde en sonuncu sırada olan bir ülkeden bahsediyoruz!
Ciddiye alınacak yaklaşımlardan çok, 'inşallah' ya da 'hamdolsun' çerçevesinden olaylara yaklaşılan bir ülkede yaşıyoruz.
"PISA testi ne ola ki?" diye mi soruyorsunuz? Şurada ve burada yeterince bilgi var...

Pazartesi, Mart 23, 2009

Eğitim ne işe yarar? (2)

Bugünkü konumuz: Var mısın? Yok musun?

Bir süredir bizim ekranlarımızda var olan bir yarışma. Geçen yıl tesadüfen rastladım TV'de. Uzun bir süre (1 ay kadar) her yarışmayı kaçırmadan izledim.

Merakım şuydu: Çalışmadan, bir yarışmadan para ödülü ile yüzyüze gelen insanların risk ve kazanç karşısındaki tavırları nasıl gelişiyordu?

Bunu ararken, benim ilk dikkatimi çeken tabii ki şu oldu: İstisnasız her yarışmacı, hangi kentten gelmişse gelmiş, farklı eğitim seviyesine sahip (İzlenimim, çoğunluk lise mezunu gibiydi), farklı meslek ve gelir grubundan (çoğunluk orta altı), farklı etnik gruptan yurdum insanı OLASILIK bilgisine sahip değildi. Basit matematik bilgisi yani.

Ne olursa olsun, "yüzde 25 ihtimalle büyük sayı bulma şansım var" gibi konuşmalar yoktu. Var olan, soru kipi biçiminde olmak üzere "ne hissediyorsun?" Aslında sorulan şu, 23 katılımcının sahip olduğu kapalı kutuların içinden çıkacak sayılara ilişkin olarak, o katılımcının ne hissettiği soruluyordu. Olasılık hesabı değil, hissiyat konuşuluyordu; "Kutumda küçük hissediyorum"!

Hakkını yemeyelim sadece geçen ay içinde yarışan genç bir erkek, olasılık hesabından bahsediyordu.
Eğitim ne işe yarar? Ya da eğitimli insan bu kadar az mı?
Tabii beni çok şaşırtan şu oldu (yüzleşme mi demek gerekir?): 1.500 TL maaş alan bir çöp görevlisinin olasılık hesabına göre iyi bir teklif olan 45.000 TL'yi reddedip, 50 TL ile yolcu olmasıydı! Aslında ilginç olan, bunun gibi örneklerin nerdeyse hergün tekrarlanıyor olmasıydı.
Çöp işçisinin şans eseri katıldığı bir programdan 30 aylık maaşına denk teklifi kabul etmeyip olasılık hesabını zorlaması (O olasılıkla 'şansımı zorladım' diyecektir) ilginçti.

Cumartesi, Mart 21, 2009

Eğitim ne işe yarar?

Okuma yazma, öğrenim; tüm bunların kişisel yatırım ve gelişime katma değer sağlama özellikleri dışında toplumsal yaşamda da beklenen yararları var.

Ne mi?

Birarada yaşama tabii ki.

Örneğin trafikte aracınızla seyir halinde iken arkanızda seyir halinde bulunan başka aracın size çok yakın olması nasıl açıklanabilir?

Sarhoşluk, akıl hastalığı gibi sıradışı nedenler yoksa ve de basit ortaokul fen bilgisine sahip biri olup 'hız ve ivme' gibi fizik kavramlarını öğrenmiş ise sizin aracınızı belli bir mesafeden izlemesi beklenir.

Bu yazıyı yazmak nereden aklıma geldi? Her zaman trafikte beni irite eden bir durumdur. Biri seyir halinde iken aracıma çok yaklaşırsa hemen hızımı keser (aniden değil tabii ki!) onu da yavaşlatırım. Çünkü arkadaki sürücü: Ya sarhoştur, ya akıl hastasıdır, ya da cahildir. Bunların hiçbiri değil olsa da 'aşırı güven' hastalığına kapılmış biri de 'hastalıklı' ya da cahildir. Çünkü 'nerede duracağını' bilmiyordur!

Her neyse, bu yazıyı şurada okuduğum yazı tetikledi. Yalnız değilmişim demek ki!

Örneğin önünüzdeki araç 90 Km hızla gidiyorsa arada 2 saniye fark bırakırsanız bu 50 metre ara demektir. Bu koşulda bile çarpma riskiniz vardır. Çünkü durma mesafeniz 90 metredir.

Pazar, Mart 08, 2009

Ekonomi yazarlığı ciddi bir iş değil midir?

Hayır değildir. Öyle olsaydı, iddialı biçimde yeni çıkan bir gazetede kendisine köşe verilen bir yazar şöyle yazmazdı;
“Dün ABD Merkez Bankası'nın (FED) bilançosuna baktım. Bu bankanın bilançosu bir yıl önce 800 milyar dolar iken, bugün 2.3 trilyon dolara çıkmış. FED bu kaynağı nasıl buldu? Büyük bir kısmı ABD Hazinesi'nin yıllık yüzde 2 faizle 10 yıllık tahvil satmasıyla sağlandı. Bu parayı ABD Hazinesi nereden buluyor? Paralarını ne yapacağını bilemeyen petrol zengini ülkelerden. ..."
Yavuz Semerci'den bahsediyoruz. Bu yazının neresi tuhaf diyebilirsiniz.
Hemen anlatalım:
1. "Dün ABD Merkez Bankası'nın (FED) bilançosuna baktım" dediğine göre, görebileceği Fed bilançosu 4 mart tarihli bilançosudur. Bu bilançoya bakan ne görür? Şunu görür:
"Reserve Bank credit: 1,891,437"
Yani 1.9 trilyon dolar. Neymiş? 2.3 trilyon değil.
Peki gün kayması sözkonusu olabilir mi? Hayır.
Fed'in piyasaya verdiği para aralık 2008'de 2.2 trilyon dolara çıkmıştı.
Sonuç: Yavuz Semerci palavra atarak yazımış.
Ne baktığı doğru, ne de baktım dediği sayı doğru.
2. Fed 'bu parayı bulmaz'. Fed bir ticari banka değildir. Para basma yetkisi ve gücü olan bir kurumdur. Bankalardan teminat alır, parayı basar. ABD Hazinesinin parayı borçlanıp sanki Fed'e vermiş gibi bir hikaye anlatıyor. O da doğru değil. ABD hazinesi, borçlanıyor çünkü bütçe açığı var. Alıp da Fed'de mevduat yapmak için borçlanmıyor.
Neyse...Bu neyin kanıtıdır?
Türkiye'de bilgi sahibi olmadan da, doğru sayılara dayanmadan da yazı yazarsınız, bazı patronlar da size para öderler.

Perşembe, Mart 05, 2009

Citi never sleeps!



Malum ABD'deki krizde en son geldiğimiz noktada ne mi oldu?

Amerikan kapitalizminin simgesi olan Citibank (ki ABD'nin en büyük bankasıydı) hisse fiyatı 1 doların altına düştü.

Bunun anlamı şu: Citi'nin değeri 5.5 milyar dolar!

Geçtiğimiz yıl ortalarında Citi'nin piyasa değeri yaklaşık 250 milyar dolar idi.

Citi'nin hisse fiyatı 1 doların altına düşmeden önce (muhtemelen dün) şurada hazırlanan espri yukarıdaki gibiydi: "1 dolar 25 cent harcamanın en iyi yolu nedir?"

İpucu da veriliyor (Cola şişesinin altından): 'Bu daha likit' denilerek!

Daha neler göreceğiz kim bilir...

Salı, Mart 03, 2009

Krizdeki tek fırsat...


Krizdeki tek fırsatın, eğlence sektöründe bulunduğu söylenebilir. Böyle dönemlerde kültür ve sanat ürünleri patlama yapabiliyor.

Belleklerinizi zorlayın 1994 krizinden hangi sanatçılar çıktı? Biz söyleyelim: Tarkan.
2001 Krizinden kim çıktı? Cem Yılmaz. Bu örnekler çoğalabilir.
Böyle ekonomik daralma dönemlerinde, kitap ve cd satışları artıp, sinemalarda da gişe hasılatları zıplıyormuş.

İşte ilk bulgular ABD'den geliyor.
ABD'de 1 Ocak-1 Mart döneminde sinema gişe hasılatlarına bakıldığında; 2009 yılı 2008'e göre yüzde 14.7 artış, 2007'ye göre yüzde 31.7 yukarıda.
Şimdilik bu tez işliyor gibi...

Kaynak: Econompicdata.blogspot.com








Cumartesi, Şubat 28, 2009

'Faili Meçhul Kıyak'...

Önce burada okudum, sonra ise şurada okudum...


Daha yaratıcı olanını siz düşünün. Ama yapın derim...




Salı, Şubat 24, 2009

Ekonomik durgunluk ve alkol...

Geçmiş ekonomik durgunluklar sırasında gözlenmiş ki, eğlence sektöründe işler 'ters' gitmiş. Yani ekonomik durgunluğun tersi yaşanmış. İnsanlar; işini kaybedenler ve kaybetme korkusu yaşayanlar, kendilerini günlük akış içinde çeşitli küçük harcamalarla avutmaya çalışmışlar. İçki, kitap, sinema, cd, gazete satışları artmış.
Şurada (ekonomik aktivite ile alkol satışları arasında bir bağlantı olmadığı düşüncesi not düşülmüş olsa da), son dönemde ekonomik durgunlukla alkol satışlarının da düştüğü belirtiliyor.
Sayılara bakacak kadar detaya giremedim. Ama grafik, görsel olarak ekonomik yavaşlama ile alkol satışı arasında ilişki olduğunu düşündürüyor.
Kırmızı çizgi alkol satışlarındaki üçer aylık değişim, mavi çizgi ise milli gelirdeki üçer aylık değişim izlenebilir. Kaynak şurası.
Not: Bu yorumdan aylar sonra şu haber gazeteleri süsledi. Yazdıklarımı güçlendirdi. (22 Nisan 2009)

Pazartesi, Şubat 23, 2009

Porno ekonomisi

Sadece yurtdışı seyahatlerde değil, yurtiçindeki otellerde bile giderek sıkça karşılaştığımız bir özellik var: Odalardaki 'yetişkin eğlencesi'!
TV setlerinin yakınında bulunan bir özel kartla ya da TV kumandaları ile girilen oda numarası vs ile doğrulanarak girilen porno kanallarından bahsediyoruz.
Haydi bir tahmin yapın bakalım, otel odalarındaki bu porno kanalların bir yılda ne kadarlık bir ekonomisi var dersiniz?
Çoğumuz, 'kim seyreder ki?' diye kafasını çevirir belki, ama durum hiç de küçümsenecek gibi değil.
Şurada yer alan habere göre: ABD'de 2006'daki hasılat 550 milyon dolar. Otel odasından porno film seyredenlerin, film başına ortalama 15 dolardan, kabaca 37 milyon adet satın alma yapıldığı not düşülmüş.
'Bu filmler kaç dakika seyredilmiş?' gibi soruları merak ediyorsanız kaynağa bakınız!

Pazar, Şubat 22, 2009

Gazanfer Özcan ve vergi borcu üzerine...

Gazanfer Özcan sempatik bir oyuncuydu. Evet, seviliyordu. Onu 'sevenlerden' bazıları, ölümünden sonra şunu dile getirmeye başladılar: "Özcan'ın çok vergi borcu vardı. Katlanarak büyüdü. Devlet sanatçısına sahip çıkmadı".
Zımni olarak söylenen aslında şu: Devlet Gazanfer Özcan'ın vergisini affetseydi ya?!

Gazanfer Özcan, ölümünden önce Star gazetesine söyleşi vermiş. Ona geleceğiz. Ama önce vergi konusunun özel bir konu olduğunu anımsatalım. Özel oluşundan kasıt, sadece ilgili kişiler bu konuda kamuoyuna bilgi verebilir. Yani bizler, şimdi sadece ailenin vereceği bilgilere dayalı yorum yapabilir, fikir yürütebiliriz. Maliye çıkıp da, "Rahmetlinin borcu şu kadardı, böyleyken böyle idi..." diyemez.

Çoğu kişinin yorumu sadece rahmetlinin söyleşide anlattığı çerçeveyi geçemez. Bakın Gazanfer Özcan ne diyordu:

" 2002 senesine kadar evet. Gönül Ülkü hastalandı. Üç yıl onun tedavisi için büyük harcamalar yaptık. Ben by-pass ameliyatı geçirdim. O dönemde vergimizi ödeyemedik. 30-40 bin YTL’lik vergi borcu, faizle katlanarak birkaç yıl içinde 500 bin küsur YTL oldu. 78 yaşındayım ve 500 bin YTL bu hayatta ödeyebileceğim bir meblağ değil. Geçen yıl 110 bin YTL ödedik. Bu anaparadan hiç düşmedi.

-Bu durumu yetkililerle görüştünüz mü?

Başbakan Tayyip Erdoğan’la ve Abdüllatif Şener başbakan yardımcısı iken onunla da görüştüm.

-Başbakan size ne dedi?

Üç sene önce Cevahir Otel’de karşılaştık. Kendisine durumu anlattım. Beni dikkatle dinledi, notlar aldı. Sonra sanırım iş yoğunluğu arasında bize çözüm üretemedi. Ya da talimat verdi de, işlemler yapılamadı. Bilemiyorum.

-Konuyla ilgili başka temaslarda bulundunuz mu?

Tabii ki... Kime derdimizi açtıysak, ‘Bu tamamen yasal bir durum’ diyor. Bir vergi affı çıkmasını beklemekten başka çaremiz yok... Biz milletimize hep hürmet ettik, vergimizi de hep ödedik. Fakat insanlık hali, şimdi hastalık dolayısıyla kabaran vergi borçlarımızın faizine yetişemiyoruz.

-Yanlış anlamayın, fakat 400-500 bin YTL çok büyük para sayılmaz.

Kimileri çok para kazandığımızı fakat kasten ödemediğimizi zannediyor. Hiç alakası yok. Avrupa Yakası’ndan gelen bütün parayı vergi borcuna yatırıyorum. Allah göstermesin, yayından kalksa, defterdarlığa verdiğim ödeme planına uyamam.

-Ne hissediyorsunuz peki?

.. Büyük üzüntü içindeyiz, mahcup oluyoruz. Bu durum bana ağır geliyor. Vaktimiz yaklaşıyor artık. Yaşımız kemale erdi. Bu gidişle, öbür tarafta rahata ereceğiz

-Aman efendim, ağzınızdan yel alsın.

Öyle, öyle. Bazen, gidenlere gıpta ettiğim oluyor. Atıf Yılmaz vefat ettiğinde 1 milyon YTL borcu olduğu ortaya çıktı. Şaşırıp kaldık"

Ben bu durumu nasıl yorumluyorum?

1. Bu durumun nasıl ortaya çıktığını hala bilmiyoruz. Vergi kazanç üzerinden ödenir. Ya da hasılat üzerinden dolaylı vergi (KDV, ÖTV gibi). Yatması gereken, ödenmesi gereken bir tutar vergi dairesinin hesabına yatırılmadığı ortada. Böyle bir durum varsa, rahmetli kendisinin ve ailesinin sağlık sorunlarının tedavisi için 'devletten borç almış' demektir.

2. Hala detay bilmiyoruz. Ama bir tuhaflık var: 2002-2005 arasında 30-40 bin TL kabaca 25 bin dolara karşılık geliyordu. Bu kadar bir meblağın ödenmemesi (ödenememesi), bize 'bilmediğimiz başka şeyler olmalı' dedirtiyor.

3. Ölümüne değin 'Lay-lay-lom' etrafında olan 'sanat dostlarının', bugün Özcan'ın ölümünden sonra "hain devlet borcu hallettmedi" demesi de çok tuhaf. Öyle ya, 78 yaşında bu borcu ödemeye çalışan, yan yollara sapmadan defterdarlıkla ödeme planı yapan, vergi aflarını ıskalamış Özcan'a bir kampanya yapıp yardımcı olsalarmış ya?

4. Bu işte hala bilmediğimiz şeylerin olduğunu, 'tuhaf' dedirten şeylerin başında da, babalarının borcuna ne yaptıkları belli olmayan evlatları geliyor. Acaba konforlarından vazgeçmişler miydi?


Herkesin kendine ait bir perdesi var; onun arkasında ne var? Bilmiyoruz...